Sanat Tarihinden 10 Unutulmaz Köpek

“`html

Sanat tarihindeki hayvanların izini sürerken, daha önce kedilerin resimlerde nasıl yer aldığını incelemiştik. Şimdi ise, insanla kadim ve derin bir bağ kurmuş olan köpeklere yöneliyoruz. İnsan ve köpek arasındaki ilişki, yalnızca evcilleştirilmiş bir beraberlik değil; günlük yaşamın içinde süregelen uzun bir dostluk hikayesidir. Hem insanlar hem de köpekler sosyal canlılar olarak, sezgisel yetenekleriyle dünyayı oyun ve temas aracılığıyla keşfederler. Bunun sonucunda, birbirlerinin dillerini en hızlı anlayan iki tür olmayı başarmışlardır.

Yüzyıllar boyunca, köpekler insanın en yakın dostu olarak yanında yer aldı. Avlanmada iz takip eden, kapıda bekleyen, sürüleri yönlendiren ve tehlike anında uyarıda bulunan bu hayvanlar, bazen yalnızca varlıklarıyla insanlara huzur sağladılar. Arkeolojik kazılarda bulunan köpek kalıntıları, bu belirgin yakınlığın yaşamın yanı sıra ölümde de eşlik ettiğini kanıtlamaktadır. Bu derin ilişki, resim sanatına da derin bir şekilde yansımıştır. Ressamlar, köpekleri çoğu zaman sahnenin anlamına katkıda bulunan önemli unsurlar olarak ele almıştır. Sadakatin, bekleyişin, oyunun veya yalnızlığın sessiz izleyicileri olarak tuvale aktarılmışlardır.

Şair Mary Oliver’in sorduğu gibi: “Müziksiz, nehirler olmadan veya yemyeşil çimenler olmadan dünya nasıl olurdu? Peki ya köpeksiz bir dünya nasıl olurdu?” İşte, resimlerde yer alan köpekler bu sorunun görsel yanıtları gibidir. Bu seçkide, farklı dönemlerde resmedilmiş ve sanat tarihinde iz bırakmış köpekler aracılığıyla insanla kurulan sadık ve derin dostluğun görsel tarihine bir göz atacağız.

Kültürel Miras ve Manzara Kodu (Codice Urbani), Cave Canem.

1. Cave Canem

Seçkimizin ilk durağı, köpek ve insan ilişkisini mitoloji, gündelik yaşam ve sanat bağlamında düşünmemizi sağlayan Antik Roma’ya bir yolculuk içeriyor. Roma’nın kuruluş hikâyelerine baktığımızda, bir hayvanın koruyucu rolü dikkati çeker: Romulus ve Remus’un bir dişi kurt tarafından beslenmesi, Romalıların hayvanlara —özellikle koruyucu ve arkadaş olarak— yüklediği anlamın bir göstergesidir. Bu mitolojik arka plan, köpeğin Roma kültüründe yalnızca işlevsel değil, aynı zamanda sembolik bir bağlamda da yer aldığını göstermektedir.

Bugün Cave Canem olarak bilinen mozaik, MS 1. yüzyılda Pompeii’deki Trajik Şiir Evinin girişinde bulunan bir çalışmadır. MS 79 yılında Vezüv Yanardağı’nın patlamasıyla yok olan Pompeii, 19. yüzyılda yapılan kazılarda bu mozaik ile gün yüzüne çıkar. Mozaikte, tasmayla zincirlenmiş siyah bir köpek yer alırken, zeminde Latince “Köpeğe dikkat” anlamındaki Cave Canem ifadesi yer almaktadır. Antik Roma’da köpekler, avcılıkta ve sürünüzün korunmasında hayati bir rol üstlenmişti. Koyu renkli, iri köpekler gündüz caydırıcı, gece ise karanlıkta görünmez oldukları için mükemmel bekçi olarak değerlendirilirdi.

George Romney, “Lady Hamilton as Nature” (1782).

2. George Romney, Lady Hamilton as Nature (1782)

George Romney’nin 1782 tarihli Lady Hamilton as Nature adlı portresi, Emma Hamilton’ı betimlemenin yanı sıra, küçük bedeni, yumuşak tüyleri ve etkileyici bakışıyla dikkat çeken bir köpeği de betimler. Bu resmin merkezinde yer alan Emma Hamilton (1765–1815), 18. yüzyıl Britanya’sının en dikkate değer figürlerinden biridir. Mütevazı bir geçmişten gelmesine rağmen zekâsı, güzelliği ve sahne yeteneği sayesinde aristokrat çevrelerde kendisine hızla yer bulmuştur. Romney, bu portre ile yalnızca tarihi bir figürü ölümsüzleştirmekle kalmaz, aynı zamanda köpek figürüyle sahneye sadakat, eşlik ve derin bir bağ katmaktadır.

3. Francisco Goya, El Perro (1819)

Francisco de Goya’nın 1819 tarihli El Perro adlı eseri, sanat tarihine damga vuran en yalnız köpeklerden birini sunmaktadır. Bugün Prado Müzesi’nde sergilenen bu çalışmada yalnızca köpeğin başı görünmektedir. Bedeni ise, tuvali kaplayan geniş boşluk içinde kaybolmuştur. Ön plandaki koyu, eğimli yüzey, bu varlığın ya gömüldüğü bir kütle ya da ardına saklandığı belirsiz bir engeli çağrıştırmaktadır. Yukarıya bakan gözler, yardım arayan ama karşılık bulamayan bir bekleyiş içindedir.

Bu resim, Goya’nın 1819 ile 1823 yılları arasında hayatının son dönemlerinde evinin duvarlarına yaptığı Kara Resimler serisinin bir parçasıdır. Sanatçının ağır hastalığın ve yalnızlığın pençesinde olduğu bu dönemlerde ürettiği imgeler, kamusal bir izleyici için değil, içe kapanmış bir yüzleşme için oluşturulmuştur. El Perro da bu yüzleşmenin en çarpıcı örneklerinden birisidir.

Sir Edwin Henry Landseer, A Favorite Greyhound of Prince Albert (1841).

4. Sir Edwin Henry Landseer, A Favorite Greyhound of Prince Albert (1841)

Sir Edwin Henry Landseer’in 1841 tarihli A Favorite Greyhound of Prince Albert eseri, Prens Albert’in İngiltere’ye geldiğinde yanında getirdiği Eos adlı tazıyı merkezine alır. Kraliçe Victoria ile olan evliliği sayesinde Britanya sarayına adım atan Eos, bu resimde sahibinin eşyalarını koruyacak bir pozisyonda yer alır. Deri eldivenler, silindir şapka ve fildişi saplı baston, tazının çevresinde sakin bir düzen oluşturur.

Hayvan portreleri ile ünlü Landseer, Eos’u betimlemekle kalmaz; ona bir duruş ve kişilik kazandırır. Tazının dikkat kesilmiş durumu, aristokratizmi ve saray yaşamının öğelerini yansıtır. Bu tablo, Kraliçe Victoria tarafından 1841 yılındaki Noel’de Albert’e hediye edilmiş ve Buckingham Sarayı’ndaki giyinme odasına asılmıştır. Daha sonra Kraliyet Koleksiyonu’na dahil edilen eser, 1842 yılındaki Kraliyet Akademisi Yaz Sergisi’nde de izleyiciyle buluşmuştur.

Gustave Courbet, Hunting Dogs With Dead Hare (1857).

5. Gustave Courbet, Hunting Dogs With Dead Hare (1857)

Gustave Courbet’nin 1857 tarihli Hunting Dogs With Dead Hare adlı tablosunda, köpeği sadakat simgesi olarak ele almak yerine doğanın sert gerçekliği içinde var olan bir varlık olarak çizmiştir. Ormanın derinliklerinde, yerde cansız bir tavşanın etrafında bekleyen iki av köpeği tasvir edilmektedir. Avcı ya da silah yoktur; komut veren bir insandan ses gelmez. Sahne, insanın geride kaldığı bir anda hayvanların içgüdüleriyle yalnız kaldığı bir eşiği simgeler.

Courbet’nin köpekleri sevecen ve yumuşak değillerdir. Gergin kasları ve keskin bakışlarıyla, içgüdü, kontrol ve bekleyiş içerisinde asılı kalmış gibidirler. Ressam, bu köpekleri insanın sadık dostu olarak değil, doğanın bir parçası olarak kabul eder. Aynı köpek figürlerinin, sanatçının bir yıl önce yaptığı The Quarry adlı çalışmada bir geyik avında da yer almış olması tesadüf değildir. Ancak bu tabloda avcı ve yardımcıların yokluğu, sahneyi daha da çarpıcı hale getirir; geriye yalnızca ölümle yüzleşen hayvanlar kalır.

Édouard Manet, Tama, the Japanese Dog (yaklaşık 1875).

6. Édouard Manet, Tama, The Japanese Dog (1875)

Édouard Manet, 19. yüzyıl Paris’inde modern resmin öncülerinden biri olarak tanınmaktadır. Akademik resim geleneğine mesafeli durması ve gündelik yaşamın sıradan detaylarını resimlerinin merkezine almasıyla öne çıkar. Tama, the Japanese Dog adlı eseri, bu tarzın belirgin bir örneğidir.

Resimde görülen Tama, Japon Chin cinsi bir köpektir. Adı Japoncada “mücevher” anlamına gelmektedir. Tama, dönemin önemli koleksiyonerlerinden biri olan Henri Cernuschi tarafından Fransa’ya getirilmiştir. Manet, dili dışarıda olan bu küçük köpeği bir Japon bebeğinin üzerinde ayakta dururken tasvir eder; bu sahne, sanatçının Japon sanatına olan ilgisini dolaylı bir biçimde yansıtır.

Giacomo Balla, Dynamism of A Dog On A Leash (1912).

7. Giacomo Balla, Dynamism of A Dog On A Leash (1912)

Giacomo Balla’nın 1912 tarihli Dynamism of a Dog on a Leash adlı çalışması, İtalyan Fütürizmi’nin hareketi ön plana çıkaran anlayışını günlük bir sahne üzerinden yansıtır. Ressam, tasmalı bir dachshund ve onu gezdiren kadının ayaklarını resmederken, figürlerin bedenleri bir bulanıklık hissi verir; sanki hiç durmadan hareket ediyorlarmış gibi görünürler.

Balla’nın eseri, sanatçının hayvanların hareketini inceleyen kronofotoğraf çalışmaları ile bağlantılıdır. Étienne-Jules Marey’in 1880’lerden itibaren geliştirdiği bilimsel görüntüler, hareketin bölünerek gösterilmesine yardımcı olmuş ve resimde yeni anlatım biçimlerini ortaya çıkarmıştır. Balla, tek bir anı yansıtmak yerine, hareketin farklı aşamalarını aynı yüzeyde birlikte sunar. Buffalo AKG Art Museum koleksiyonunda bulunan bu tablo, 20. yüzyılın başında resimde hareketin nasıl görselleştirildiğine dair erken ve etkili bir örnek olarak kabul edilmektedir.

Edward Hopper, Cape Cod Evening (1939).

8. Edward Hopper, Cape Cod Evening (1939)

Seçkimizin bir diğer eseri, Edward Hopper’ın Cape Cod Evening adlı çalışması. Hopper, Massachusetts’te Cape Cod’un Truro kasabasında bu resmi yaparken, Viktoryen bir evin önünde akşam vaktinin huzurunu yansıtır. Dışarıda oturan bir çift ile yanlarında duran collie cinsi köpek, sahnenin neredeyse tek canlı öğesi gibi görünür. Köpeğin gövdesi öne uzanmış, kulakları dik, bakışı ise evin karanlığında gizlenmiş bir sesi duyma çabasında gibi görünmektedir.

Evin düzenli mimarisi ile çevresindeki dağınık otlar arasında belirgin bir zıtlık bulunmaktadır. Çiftin sade giyimleri, 1930’ların sonlarında yaşanan ekonomik sıkıntıları çağrıştırır. Figürler arasındaki mesafe, Hopper’ın sahnenin birebir bir mekân sunmadığını, düşünce ve özlemden doğan bir izlenimle oluşturulduğunu belirtir.

Joan Brown, Noel in the Kitchen, (yaklaşık 1964).

9. Joan Brown, Noel in the Kitchen (1964)

Joan Brown’ın 1964 tarihli Noel in the Kitchen adlı çalışması, sanatçının gündelik hayatı ön plana alan otobiyografik resimlerinin samimi bir yansımasıdır. 1960’lı yıllarda San Francisco merkezli Bay Area Figüratif akımının ikinci kuşağında yer alan Brown, bir sanatçı olarak yaşamından ilham alır. Bu işinde, oğlu Noel’i mutfakta, sıradan bir anın ortasında resmetmektedir.

Noel, lavaboya uzanırken dengesini kaybetmiş gibidir. Pantolonu düşmüş, bedeni hareket halindedir. Yerler kirli, tezgah bulaşıklarla kaplıdır. Bu sahne, idealize edilmemiş bir ev içi sunmasından dolayı belirgin bir gerçekçilik sergiler. Çocuğun iki yanında duran köpekler ise adeta birer nöbetçi gibi beklemektedir. Sanki çocuğun düşmesini veya başına bir şey gelmesini engellemeye çalışıyorlarmış gibi, tetikte ve dikkatlidirler.

 

David Hockney, Stanley And Boodgie, Horizontal Dogs (1995).

10. David Hockney, Stanley And Boodgie, Horizontal Dogs (1995)

Seçkimizin son eseri, David Hockney’nin 1995 tarihli Stanley and Boodgie, Horizontal Dogs adlı çalışmasıdır. Bu eser, sanatçının uzun yıllar birlikte yaşadığı iki köpeği, Stanley ve Boodgie’yi merkezine alır. Kırmızı tonlarıyla boyanmış yumuşak ve kabarık yataklarının üzerinde yan yana yatan köpekler, uyuklamakta tasvir edilmiştir.

Hockney, 1990’ların başında köpeklerini eserlerinin ana teması haline getirmeye başlamıştır. 1993 yılından itibaren, Stanley ve Boodgie’yi ev içindeki günlük yaşamlarıyla birlikte resmetmeye girişmiş; bu amaçla çalışma alanını evin farklı bölümlerine yayarak, köpeklerin istirahat anlarını doğrudan gözlemleme fırsatı bulmuştur. Bu dönemdeki eserler, köpeklerin evdeki varlıklarını, duruşlarını ve mekânla ilişkilerini belgeliyor. Hockney, köpekleriyle olan bağı ise şu sözlerle ifade etmektedir: “Görünen konu hakkında herhangi bir açıklama yapma gereği hissetmiyorum. Bu iki sevimli varlık benim dostlarım.”

 

“`